Publisher Theme
Art is not a luxury, but a necessity.

Dizi film işine girelim

71

Can Arsen

Günlerden bir gün iki adam başbaşa vermiş, içinde bulundukları vahim durumdan çıkmak için kafa patlatmaya başlamışlar. Düşünmüşler, taşınmışlar;  Önce ilki (A kişisi) gıda sektörüne girelim demiş. B kişisi (4 işlemi yalayıp yutan) Bunun hava parası var, malzemesi var, kirası, elektriği suyu, doğalgazı odunu… Bu iş bizi aşar biz en iyisi elle tutulmayan ama avcunu açtığında içinde altınlar şıkırdayan bir sektör bulalım demiş. Tamam o zaman camii açalım demiş A kişisi (yaratıcı ve hayalgücü kuvvetli olan). Diğeri hemen yapıştırmış cevabı: Hedef kitlesi çok kısıtlı, hem biz bu cebimizdeki parayla camii önüne ancak tezgah açarız, onu da oranın ağır abileri, olmadı zabit ağbiler dağıtır demiş.  Her ürettiği olağanüstü fikri elinin tersiyle (tenis literatüründeki ismiyle backhand) karşılayan B kişisine içerleyen A kişisi benden bu kadar, hem yoktan var etmemi istiyorsun hem de hiçbirşeyi beğenmiyorsun; azıcık ortaya para koy da bak neler üretiyorum demiş. B kişisi’nin  “Asıl iş para koymadan parayı yüklenmek akıllım” diyerek makas almasıyla işkillenen A kişisi ortam enerjisini erotizmden kurtarmak için hemen yeni bir fikirle ortaya çıkmış:

O zaman dizi film işine girelim, ben çocukluğumdan beri film izlemiyor muyum? Starwars olsun, Yüzüklerin Efendisi olsun bu mahallede bu filmleri benden iyi bilen var mı, olmadı nolacak sanat yaptık sepetten yumurta çıkmadı, hi ho ho Noel Baba geldi, bu sefer eli boş geldi deyip çıkarız işin içinden demiş.  Bir anlık durgunluk yaşayan B kişisi, hırıltıdan patlamaya gidecek hırıltılı kahkahasını,  işaret ve başparmaklarını A’nın yanaklarına götürüp sıkıştırmasıyla taçlandırmış ve hemen işi kaleme dökmüş.

Bak şimdi şöyle yapıyoruz: Sen yönetmensin, zaten entel bir tipin var, Şöyle yapıcaz böyle olacak böyle çekeceğiz, burdan göreceğiz, zaten şurdan keseceğiz, onu kullanacağız bunu kısacağız, burada sıçacağız, bundan kaçıp bunlardan kaçınacağız ve benzeri cümlelerle dolaşacaksın. Sandalyen de puf otur dur. Senin işin insanları hikâyenin büyüsüne kaptırmak, çektiğin şeyin büyüsü değil, bir şey yaratmanın verdiği o tutkulu his. Seyirciyi bağlayacak 3 4 öğeyi yanyana koyduk mu, ilk bölüme de şöyle bir yükleniriz, insanlar büyük bir şeyler yaptığımızı düşünür. Dramatik komedi, meloromantik aksiyon gibi şeyler; neyse orasına sen karar ver artık. Ben de yapımcıyım, sen birebir ilişki içine girecek olsan da asıl işi ben çeviriyorum. Şimdi hemen çıkıp bir yemekçi ayarlıyoruz (sponsor) , Sonra gidip birkaç ekipman şirketiyle görüşüyoruz. Olmadı çek veririz, kırdırırlar. Kırdıramazlarsa onların beceriksizliğidir, bize ne.  Benim zaten bir dockers, iki armani, birkaç da canti t-shirt üm var. İki ayakkabı bir de pantolon aldık mı geriye sadece ekip kalıyor. Onu da şöyle yapacağız. Önce kulaktan kulağa efsaneyi yayacağız, insanlar birbiriyle yarışacak bizimle çalışmak için. Zaten olay ekibi kurana kadar. Sesini çıkartanın vururuz kafasını. Osmanlı torunuyuz, genetiğimizde var. Şimdi birinci ( yükleneceğimiz bölüm) bölümü çekerken  -zaten öyleymiş birinci bölüm güzel olsun diye uzun sürermiş-  ikinci bölüme gireceğiz; neden? Sor bakayım neden diye? A kişisi sormuş: – Niden?

Çünküm ikinci bölümden alacağı olan bırakıp gidemez. Onu alıp gitmek ister. Tam o sırada biz ne yapacağız?

A: – Ne?

Hoppalaa üçüncü bölüme gireceğiz demiş pek tabii B kişisi.

Dolayısıyla insanlar alacaklarını düşünürken biz kanaldan gelecek paranın zamanına kadar onların yanaklarına öpücük konduracağız, sonra vereceğiz tabii ki paralarını, pek tabii.

Arada ben sete geleceğim, seninle herkesin gördüğü ama kimsenin duymadığı bir köşede birbirimize ellerimizi havaya kaldıra kaldıra, gözlerimizi belerte belerte kavga edeceğiz.  Arada ben sette gezerim, cebimde  nakit yokmuş gibi yapıp; Çocuklar bana 2 paket sigara alın, cüzdan cipte kalmış derim. Sigarayı da oradan okuttuk mu,  bu iş tamam.

E herşey güzel de kim alacak bizim yapacağımız işi demiş A kişisi, sanatçı ruhunun yarattığı depremlerin altında kalan psikolojisiyle.

Yav.. Yav yav seni gidi Hacı cavcav demiş B kişisi. ( hırıltıdan patlamaya dönüşen aynı kahkahayla) Para kimdeyse onlara yaparız işi, dert mi ayrıca, bize mi kaldı sanatı kurtarmak, görmüyor musun ülkedeki sanatçıların halini… Hemen kendisiyle empati kuran A kişi, içinden: “Evet bize mi kaldı, önce paramızı kazanalım, sonra yaparız sanatı. Önce tavuğu yumurtlatmak gerek”

Sanki B arkadaşının aklını okumuş gibi: “Bulduk ulan bulduk altın yumurtlayan tavuğu bulduk” demiş.

Burası biraz saçma oldu, evet. Karşındaki insanın aklından geçeni bilemezsin, sadece onu dinler, algılar ve ona dair kendi anlamlarını yaratırsın. Ama hikayenin akışı mantık akışından daha elzem bir yerde duruyor.

Entelektüel zekasının sınırlarını zorlayan A kişi: Bir yerde duymuştum, gerçekçi ol imkansızı iste mi neydi. Bence istersek olur, isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki; zaten üçüncü bölümü verdikten sonra para vermiyor mu kanal. Oldu bu iş.

B’ nin gözünden o an bir film şeridi gibi, ağbi kardeş ilişkilerinin olduğu bir şerit geçmiş. A da başlamış. Benim amcaoğlu müzikleri yapar. Zaten tanıdıklar oynar çalışırsa para da istemezler hemen. Öylece kendi kalemizi içten fethederiz demiş. B kişisi parlak gözlerini masanın örtüsünden hayranlıkla kaldırıp ve A’ya dikmiş, gözlerini kapatıp dudaklarını uzatmış… hırıltısız. A bir kereden bir şey olmaz diyerek yapışmış dudağa. Onlar ermiş kerevetine biz çıkalım bereketine.

Bu yazıdaki karakterler hayalidir. Benzerlik kurmak serbest. Sevgilerimle..

Yoruma kapalı.