Publisher Theme
Art is not a luxury, but a necessity.

Levent Üzümcü: "Bu bir proje. Hem de bir Amerikan projesi"

59

Röportaj: Cansu Fırıncı

Memleketin halinden konuşalım mı biraz? Yaşanan değişimi kimileri vesayetin ortadan kalkması ve demokratikleşme olarak görüyor kimileriyse tarihsel ilerleme olduğunu düşündükleri cumhuriyetin tasfiye edilmekte yerine cemaat iktidarı kurulmakta olduğunu. Siz nasıl görüyorsunuz?

Şunu söyleyebilirim; bu bir proje. Hem de bir Amerikan projesi. Ortadoğu Eş Başkanı olduğu iddiasıyla ortaya çıkılması da bunun en büyük kanıtı. Ağızdan kaçan bir şey de değil yekten söylenmiştir. Kissenger dönemine kadar uzanan bir proje bu. Çünkü Ortadoğu’yu daha fazla halkını bastıran diktatörlere yönettiremeyeceğini fark etmişti Batı. O diktatörler ve halk gerçekten Amerika’yı sevmediği için de o sistemlerle bir hesaplaşmaya girmesi gerekiyordu. Çünkü dünyanın enerji kaynakları var burada. Bu yüzden huzursuzlar. Huzursuz tutuluyorlar.

Bu toplumlarda tıpkı diğer toplumlar gibi farklılıklar var. Arap, Hıristiyan Arap, Sünni Arap, Şii Arap, Farsi, Ermeni, Yahudi, Türk. Hepsinin kendi içinde de ayrımları var. Alevisi var Sünnisi var. Türkiye’de gayrı müslimleri var, her ne kadar hepsini atmayı başaramadıysalar da henüz. Böyle bir yapı var bu coğrafyada. Tüm bu ülkelere örnek gösterebilecekleri bir model ülke gerekiyordu hem onlar gibi olan hem de onlar gibi olmayan. Çünkü asıl sorun bu ülkelerin Arap olmalarından dolayı şeriata yakınlık duymalarıydı. Eğer hepsi şeriatla yönetilirse İsrail ile büyük sorun yaşayacaklardı.

Ne yaptılar? Türkiye’yi örnek gösterilecek ülke seçmek istediler. Ama karşılarında çok büyük bir engel vardı. Mustafa Kemal Atatürk engeli. Araplar Mustafa Kemal’in, İslamiyet’e, devlet din ilişkisine getirdiği yorumdan, cumhuriyet mantığından pek de hoşnut değillerdi. Bu yüzden Mustafa Kemal efsanesini, Araplar’ın gözünde ve en başta Türkiye’nin gözünde aşındırmak gerekiyordu.

Bunu da en az o çapta bir liderle yapmayı planlıyorlardı. Ancak Türkiye o çapta bir lideri kaldıramayacak bir ülke olduğu için Türkiye’ye en çok benzeyen bir liderle yapmaya karar verdiler. Daha lafında sözünde hesap yapmayan, lafın ucunun nereye gideceğini hesap etmeyen birisi… Tıpkı milletimiz gibi. Olayları daha kaba kuvvetle çözme yanlısı. Uzlaşmayı bile kendi üslubuyla yapmayı deneyen bir lider seçtiler. Bu liderle Atatürk efsanesini bitirmeye çalışıyorlar.

Ama Atatürk efsanesi neydi? Matematik kitapları yazan, 8 dil bilen, hem savaş alanında başarılı olan hem de siyaset arenasında çok iyi işler çıkarabilmiş bir lider.

Günümüz liberalleriyse Atatürk’e bakınca bir diktatör görüyorlar. Dönemi içerisinde değerlendiremediklerinden zamanın ülkelerine baktıklarında kralları olan ülkelerde demokrasi görürken, Türkiye’de diktatörlük görüyorlar ve göstermek istiyorlar. Neyse…

Türkiye Ortadoğu ile Avrupa arasında bir köprü görevi görmeye oynuyor. Tüm dinlerin temsilcilerinin özgürce yaşadığı, muhafazakâr, hem onlara benzeyen hem de benzemeyen bir ülke.

Bu ülkenin nasıl büyük bir değişimden geçtiğini en iyi bizim kuşak fark eder. Bizden genç olanların bunu net bir biçimde görebilmelerine olanak yok. Biz kendisine yalan söylenen son jenerasyonuz. Çünkü biz bir yalanın peşinden koşturulduk bu ülkede. Çok daha demokratik, Batı yanlısı bir ülke umut ediyorduk.

Batı derken Avrupa Birliği’nden bahsetmiyorum. Biz balığı da kebabı da aynı restoranda yan yana yiyebilen bir ülkeyiz. Millet olarak böyle bir amfibik durumumuz var bizim. Bunun değerini bilmek gerekiyor. Bu bir güçtür. Hem Batı’nın hem Doğu’nun kültürel değerlerini otomatikman özümsemişiz. Ancak bu bir edebiyat eseri değil. Burası bir sosyoloji. İncelenmesi gereken çok acayip bir şey var. Hani bir romanı okursun ve tekrar okursun, her okuduğunda da ayrı bir zevk alırsın aynı romanı okumaktan ya, Türkiye öyle bir yer değil. Sürekli değişen, farklılaşan, sağa sola yalpalayan bir ülke. Bizi biz yapan değerler çok da fark ediliyor ki bugün aslında bizi biz falan yapmıyor. Karmakarışık, ilginç bir ülke burası. Günümüzdeki durumunu da bu çerçeveden bakarak değerlendiriyorum.

Eskiden dinle ilgili olarak yaptığımız tespitlerin haklılığı bugün kendini iyice hissettirmeye başladı… İnsanlar her türlü durumda ilahi adalete sığınmaya başladı. Bu birikimle, içine doğulan kültürle ilgili bir şey. Bu yüzden Batılı olmak önemliydi bizim için. Batı’da din bu kadar hayatın merkezinde değildi keza. Yani ekonomik bir değerden ötürü Batılılaşma değildi bizim amacımız. Değerler toplamı olarak batılılaşmadan. Yozlaşmış Batıdan bahsetmiyorum. Tamamıyla Shakspeare’e o oyunları yazdıran. Becket’e, Genet’e, Camus’a, Sartre’a o kitapları yazdıran Batıdan bahsediyorum. Ve bu yazılanları tartışma konusu haline getiren, dinle olan hesaplaşmasını tamamlamış olan Batı’dan bahsediyorum.

Çok büyük bir fark var tabii arada. İslamiyet devlet yönetmek üzerine de kurulu bir dindir. Miras hukuku vardır içinde, ticaret hukuku vardır içinde. Batıdaysa durum çok farklı. Toplumsal yaşamın kendi yasaları vardır, inanan insan için de kitap orada durmaktadır…

Şimdi nasıl çıkacaksın bu çelişkinin içinden! Yani bir din devleti olma idealinden, insanları demokratik ve laik bir devlet olmalıyız fikrine nasıl getireceksin!

AKP şuna getirip dayadı işi: Ya demokratsındır ya laik! İş geldi geldi buraya dayandı. Tam Türk tipi bir çözüm bulundu! Böyle bir şey olabilir mi? Laiklik başbakanımızın da Mısır’da kürsüden söylediği gibi herkesin hakkını söyleyen bir şeydir! Türkiye’de başka orada başka söylüyorlar farkındaysanız. “Ben de laik olmayan bir başbakan olarak bunu söylüyorum” diyor üstelik. Yani bir insanın kişisel hayatında laik olmaması ne demek onu da bilmiyorum… Mesela bir insan ibadet edince laik olmamış mı oluyor. Yani şimdi “ben şahsen bir laik değilim ama laik bir ülkeyi bir laik gibi yönetebiliyorum.” E ayıp değil mi yani şimdi? Nedir laik olmamak? Çok merak ediyorum. Gerçekten.

Başbakanın Mısır’a gidip kürsüden bunu söylemesi Amerika’nın tavsiyesiydi. “Seni örnek göstereceğiz. Hazırlan! Hazırlan! Ekonomik yardım mı? Gelecek! Sana yukardan para getireceğiz. Borsan yükselecek! Ekonomin İyileşecek. Yeni zenginler türeyecek!”

3. köprü mesela. Herkes biliyor ki bir çözüm olmayacak. Senin uluslararası bilmem ne dergisine bir milyoner daha eklemen de bir çözüm olmayacak bunu da biliyoruz. Bu kadar göz boyayıcı çözümsüzlükle nereye kadar gideceğiz acaba. Bu ileri tutarı olan bir yönetim biçimi değil.

Bana yıllar önce bir dini kanaldan muhabir arkadaş gelip soru sormuştu. Sorularından bir tanesi de şuydu: Cumhuriyetin elitleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben de “Cumhuriyetin elitleri olduğunu düşünmüyorum ben sizin gibi. Cumhuriyetin kıymetini bilenlerle bilmeyenler olduğunu düşünüyorum” demiştim. Gerçekten dönemi içerisinde bu coğrafya, bu gelenek, kültür ele alındığında müthiş bir devrimdi Cumhuriyet. Bugün o beğenmedikleri demokratik ve laik ülke onların iktidarı ele geçirmesine ses çıkartmadı. Ülkenin bu yönünün ortaya çıkmasına da engel olmadı. Bir insan gurubu kendisine hayatı veren annesine bu kadar kötü davranmamalı. Bu ülkeyi kuran atalarına karşı, bunu kesinlikle milliyetçi bir söylemle kullanmıyorum, ülke kavramını da milliyetçi bir tanımla ele almıyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın, hadi gel biz buna tarihine karşı diyelim, bu kadar vandalca davranmamalı. Tarihine karşı insanların bu kadar ön yargılı bu kadar bilgisiz olmaları ne garip… Kendi tarihinden bahsediyorum bu arada, resmi tarihten de değil! Ne olduysa ondan bahsediyorum.

Düşünsene bak, adam Mustafa diye belgesel yaptı. En önce Kemalistler saldırdı. Bir şeye körü körüne bağlı olmak seni kör yapar be arkadaş. Görmezsin hiçbir şey ve işte karşına böyle bir fotoğraf çıkar. Herkes herkese düşman, kimse birbirine sevmiyor ama herkes aynı ülkenin içinde yaşamak zorunda! Buraya mı geldik yani?

Dünya toplumları için, bütün toplumlar için, bu ülke için tek bir çözüm vardır. O da sosyalist sistemdir.

Bakın bugün esrar içen, kafası dumanlı Fransız gençliği ayaklanıyor. İnsanlar ayaklanıyorlar bugün dünyada. Batı’da, Amerika’da insanlar eylemler yapıyor. Bu da Batı’nın bize gösterildiği kadar refah içerisinde olmadığının kanıtıdır aslında. Şunun farkına vardılar ve artık yeter dediler. Geliriz yüzde 90’ı yüzde 10’unu elde ediyor yüzde 10’u yüzde 90’ını. Ve adalet istemeye başladılar.

Adaletin sağlanmasını istemek insaniyettir. Sosyalizm insaniyettir.

Ben Türkiye’de sosyalizmin evrensel değerlerini kurabilecek bir sosyalist örgütlenme göremiyorum. Bu nedenle de Türk tipi sosyalizmin olanaklı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de Evrensel sosyalistler ve Türk tipi sosyalistler var. Evrensel sosyalistler büyük bir yanıldı içerisindeler ve AKP’yi sosyalist sanıyorlar. Sosyalizmin kendisine yandaş toplayabilmesi, güç kazanabilmesi, toplumla bağ kurabilmesi için…

Anadolu çerçevesinden bakabilmek gerekiyor artık. Düşünsenize yıllarca dezenformasyon çalışmaları yapıldı sosyalistlere karşı. Sosyalistlerin allahsız olduğu, kitapsız olduğu söylendi. Din üzerinden ayrım yaratılmaya çalışıldı…

Şimdi de AKP diyor ya Sosyalist Enternasyonal’e ben katılmalıyım diye! Hay allahım yarabbim ya!

Bir kara mizah örneği!

Yahu olacak iş mi bu! CHP de komiktir oraya katılırken bu da komik. İkisi de birbirinden komikler.

Dışarıdan bakan bir göz için şizofrenik bir görüntü olsa gerek; Memlekette sosyalist olduğunu söyleyen iki bloktan birisi AKP’yi destekliyor, öteki onunla mücadele ediyor…

Türkiye’nin yönetiliş biçimine Demokratik Diktatörlük denebilir. AKP her hükümet gibi reformlar yapıyor ve yapılması gereken reformlar bunlar. Mesela sağlık sisteminde yapıyor bunu. Ulaşım’da yapıyor. Ve bu iki alan üzerinden çok da oy alıyor bu parti. Una, pirince vurgu yapıyorlar ama asıl oy kaynağı bu değil. Çünkü ben biliyorum ki bu millet aç da olsa açığını gördüğü bir kişiye oy vermiyor. Yılların sağcısı olan insanlar oy verdikleri bir adayın açığını yakalayınca oğullarıyla birlikte gidip sol partilere oy atmışlardır. Bu anlamıyla onurludur da bu insanlar. Onları sevmek lazım. Her şeye karşın seçimlerine saygı duymak da gerekiyor. Halkını sevmeyen ama halk için bir siyaset olabilir mi! Maalesef solcu olup da halkından nefret eden insanlar çıktı aramızdan…

Şunu söyleyebilirim. Toplumların kaderlerini bir adam değiştirir. Beden ağırlığıyla akıl ağırlığı aynı olmaz. O bir takım kızcağızların televizyona çıkıp da bir çobanla benim oyun bir mi diye söylemeye çalışıp da beceremedikleri şey aslında budur. Yığınların beden ağırlığının karşısında bir beynin ağırlığı bir ülkenin ağırlığıma eşit olabilir. Vardır bu sosyalist literatürde. Ama bunu gelip de halkına salak dedi diye yorumlarsak bitti işte. Çünkü demediğim o kadar aşikar ki! Buna takılıyorum işte ben. Anlatmak istediğin bambaşka bir şeyken birden halkını aptal yerine koyan adam durumuna düşürüveriyorlar seni. Bu halka aptal demek mi!

Aziz Nesin’e yapılanlar geliyor tabii hemen akla…

Orada bir mizah yazarından, bir edebiyatçıdan bahsediyoruz. Bir tane bile kitabını okumamış insanların Aziz Nesin’i bu sözü üzerinden değerlendirmeleri son derece büyük bir haksızlıktır. Aziz Nesin’in bu ülke için yazılmış kitapları ne zamanki boşa düşecek, anlattığı hikâyeler ne zaman boşa düşecek, Türkiye işte o zaman ilerleyecek! Rıfat Bey neden kaşınıyor? Göndere bayrak çekilmesi hikâyesinden değerlendirelim mesela… Adam sabah evinden çıkmış bayram değil, seyran değil, her yerde bayraklar asılı, otobüste, vapurda, balkonlarda, köprülerde. Dayanamamış bir görevliye sormuş. Görevli de bayrakların bulunduğu depoyu sus bastı biz de kurutmak için göndere çektik demiş! Bu çaresizliğin böylesi bir çözümü başka nerede olur allah aşkına? Göndere çekerek kurutmaya çalışıyorlar… İşte bu yüzden Türk tipi sosyalizm lazım bize anlıyor musun! Ne zaman ki Aziz Nesin’in öyküleri boşa düşecek, bir öyküsünü okuduğumuz da bu da ne be diyeceğiz, artık Aziz Nesin okumak istemeyeceğiz, işte o gün ilerlemiş olacağız. Çok da mutlu olacağız bundan.

Ülke böylesi bir dönemden geçerken oyunculardan konuşsak biraz da. Televizyon toplumda çok önemli bir yer kaplıyor. Her evde en az 2 televizyon var neredeyse. Dizilerde oynayan oyuncular sokakta yürüyemez hale geliyorlar. Pek çoğu da tiyatro, sinema oyuncusu aynı zamanda. Çok seviliyorlar. Bu onları ülkenin gidişatından sorumlu kılmaya yetiyor mu acaba? Yoksa gereğinden fazla sorumluluk yüklemek mi oluyor?

Televizyon, sinema, dizi oyuncusu bunları birbirinden ayıramıyorsun bir defa. Çünkü adam oyuncu ve oyunculuğunu satıyor. Oyuncuların piyasada çalışmasını eleştirmek bir parça şuna benziyor. Bir hayat kadınına “yattığın” adama âşık oldun mu demek gibi bir şey. Her oynadığım diziye âşık olacak halim yok herhalde…

Sanatçıların görevine gelince… Söyleyecek bir şeyin yoksa söyleyecek bir şeyin yoktur. Söylemeye çabalarsan da komik durursun. Sözü olmayıp söyleyeni de var söylemeyeni de var. Hata yaparım diye korkup susanlar var mesela. “Benim bu kadar seyircim var, bunların içlerinde sağcısı da var solcusu da var. Bir açıklama yapmayı doğru bulmuyorum” diyor. Adamın söyleyecek sözü yoktur, politik duruşu yoktur. Beklemek anlamsız ama engelliler Vakfı’nın bir yemeğinde görüyorum. Hani oradan bir beklenti duyarak gitmiyorlar. Kendilerinden bekleneni karşılamak için gidiyorlar. Şöhretlerini kullanarak gidiyorlar. Ben bunda da rahatsız olacak bir durum yok bence.

Söyleyecek sözü olan adam huzursuzdur. Mutlaka söylemek ister. Hemen söylemek ister. Ama yerli ama yersiz. Bunun için söyleyecek sözünün olmadığını düşünüyorum söylemeyen insanın. Benim iki tane çocuğum var. Çoğunun yoktur çocuğu. Ben bu ülkenin kötülüğünü istiyor olabilir miyim? Bu coğrafyanın, kıtaların, evrenin kötülüğünü istiyor olabilir miyim? Çocuğum var benim ya! Olmayan ister diye bir şey de söylemiyorum. Ben geleceği riske atacak, umursamayacak bir tavırda olabilir miyim? Bu ülkeyi kötüye götürecek bir sisteme destek verebilir miyim? Bildiklerimi söylemekten, inandıklarımı savunmaktan geri durabilir miyim? İki tane çocuğum var benim… Bu kadar nettir hayat.

Keşke bu pencereden bakabilse herkes. Böyle bakınca mücadele etmek çok insanileşiyor…

Çoğu çok egoist. Kendi hayatlarını yaşıyor yalnızca. Bu bir seçim. Ben bu insanların seçimini diktatörlükle ortadan kaldıramam. Keşke elimde sihirli bir deynek olsa da herkesi bu bilince getirebilsem ama olmuyor. Adam kaç yüzyıl önce yazmış yahu. “Selam verdim rüşvet değildir deyyu almadılar.” demiş. Coğrafyanın gidişatı çok belli yani… Kaç yüzyıl önce yazıldı bu dizleler!

Türkiye sinemasının geldiği yeri nasıl görüyorsunuz? Eşkıya ile başlayan bir kabuk değiştirme süreci var. Sonrasında sektörleşme yaşandı. Çok büyük paralar dönüyor. Piyasa filmleri oldukça hâkim. Son dönemde, Sonbahar, Çoğunluk, İki Dil Bir Bavul, Devrimden Sonra gibi politik filmler de ilgi çekmeye başladı…

En pahalı sanat sinema. Onların da paraları var. Seyirci sayısı her şeyden fazla. Ekonomi dönüyor orada. Bunun önüne de geçilemez. Büyük takımların sahalarda yaptıkları maçlarla halı sahada oynanan maçlara benziyor ikisi arasındaki fark. İkisi de maç. Ama birisi daha amatör olanaklarla yapılıyor. Herkes yapabiliyor. Öbüründe milyon dolarlar var işin arkasında. Ama halı sahada profesyonel futbolcuların da oynadığı olur. Ben bağımsız sinemayı böyle görüyorum. Halı sahada daha az koşarsın o kadar büyük alanlar yoktur çünkü. tekniğini daha iyi kullanırsın.

Ha halı sahada oynanan maçın, yani bağımsız sinemanın seyircisi olur mu? Bu filmleri çekenler kendileri için mi çekiyorlar yalnızca? İzleyen olmayacak mı? Öyleyse öneriler. Bir: Profesyonel futbolcularla oynarsın bu maçı. Benim filmimde de şu, şu, şu oyuncu oynuyor. Onlar üzerinden anlatılıyor konu. Onlar da o konuyu anlatmak için oradalar zaten. Tıpkı sizin Devrimden Sonra’da yaptığınız gibi. Siz harika bir taktikle çalıştınız. Çok iyi futbolcularla, pek alışkın olunmayan bir taktikle oynayacağız. Fütüristik bir maç yapacağız dediniz. Sinema ile insanın durumunu anlatıyorsun. Bir ülkenin durumunu. Ya Türkiye’de devrim olursa!

Altın Portakal oldukça politik bir görünüm verdi bu yıl. Rutkay Aziz, Tarık Akan oldukça ses getiren konuşmalar yaptı. Siz neler düşünüyorsunuz bu yılkı Altın Porkal ile ilgili?

Katılmadığım için basından yansıdığı kadarıyla bilgi sahibiyim. Ama şu söylenebilir. Bazı şeylerin önüne geçemezsiniz. Eğer demokratik olduğunuzu iddia ediyorsanız tabii. Biz adını koyduğumuz Demokratik Diktatörlük rejiminde yaşıyoruz. Halk kendi seçimiyle isteğiyle böyle bir yola girdi. Çoğu insan alternatifi olmadığını düşündüğünden bunu tercih ettiğini söylüyor. Ben bu parti kahrolsun, yok olsun, yerine başkası gelsin demiyorum. Bu kadar büyük bir destek gören partinin daha köklü şeyler yapması gerektiğini düşünüyorum. 10 yıldır iktidardasın. 10 yıldır yapamadığın şeyleri neden gelip halka şikâyet ediyorsun! Ne kadar komik bir şey yahu bu. Daha dün gelmedin ki başa! Düzelt. İşin ne? Yani 30 yıldır yaptığımız hataları aynen sürdürüyoruz. Kanı kanla temizlemeye çalışıyoruz. Olmuyor işte! Olmuyor işte yahu! Daha ne diyeyim sana? Benim oğlum 9 yaşında 19 yaşında delikanlılar ölüyor orada… Yeter be kardeşim artık ya! O adamları sana saldıramayacak duruma getirmen lazım. O halkı sana karşı olmayacak duruma getirmen lazım. Bu anayasa değişikliğiyle mi olacak, reformla mı olacak artık bilmiyorum neyle olacaksa olsun. Yeter artık. Şikâyet edip durmayalım birbirimizi 10 yıldır. Lütfen artık lütfen… Bir değişime dönüşeme gitmemiz gerekiyor artık, iddia ettikleri değişim, dönüşüm her neyse. İyiye ve güzele doğru diye söylüyorum.

Tabii ki sanatçı çağına tanıklık eder. Sosyal paylaşım sitelerinden pek çok düşük kapasiteli insan var bana haddimi, yerimi bildirmeye çalışan. Biz sanatla uğraşan insanlar, çağımıza tanıklık ederiz. Bu bizim işimiz. Sanat alternatiftir. Kendi özünde anarşisttir. Gerçek sanat eserleri bunu yapar. Adam bir heykel yapar heykelin tarihi değişir. Bir resim yapar resmin tarihi değişir. Adam oyun yazar tiyatronun tarihi değişir. Toplumların tarihinin değiştiği gibi. Çağına tanıklık eden şey sanattır, sanatçıdır. Onun için insanların söylediği şeylere “o da kim lan” diye üç kuruşluk aklınla ayar vermeye kalkmak ayıptır. Yıllarımızı, emeğimizi vererek geliyoruz biz bir yere. Söylediğimiz sözün, tanıklığımızın, doğrudur ya da yanlıştır, değerlendirilmesini istiyoruz. Elimizden geldiğince insanın yanında olup, iktidarların yanında olmamalıyız biz. Ruhunu satanlar tabii ki çıkacak aramızdan. Bir takım liberaller tabii ki çıkacak. Ama yapacak da bir şey yok…

Ödüller konusundaysa konuşmak istemiyorum. Bu benim sorunum değil! Ödülü veren ödülü verme şeklini beğeniyorsa. Organize eden bundan memnunsa eleştirecek de bir dolu insan çıkacaktır. Ama ben gelip de “bu jüri de ne yapmış kardeşim” tepkilerini biraz ucuz buluyorum. Her sene zaten bir tartışma çıkıyor. Bundan bir ders alınmamışsa, hani bizim 100 yıldır almadığımız dersler var ya! Her yıl oraya film yollayacaksın sonra da ödül alamayınca eleştireceksin bunu da samimi bulmuyorum. Gönderme o zaman. Ben tartışılmayan bir Altın Portakal bilmiyorum. Yapımcı ve yönetmenlere sesleniyorum göndermeyim filmlerinizi, bunda ciddiyim. Gönderiyorsanız da ödül alamayınca eleştirmeyin.

Oyuncular Sendikası girişimi var. Çok tartışıldı. Siz neler söyleyeceksiniz?

700 üyesi var. Sine-Sen “gelin bizim içimizde kurun” dedi. Ama olmadı. Tabii şunu sormak gerekiyor. Sine-Sen’in 700 üyesi var mı? Yoksa niye yok? Bunları da düşünmek lazım. Demek bir eksiklik vardı.

Oyuncular Sendikası çok şeffaf bir kurum. Alınan bütün Yönetim Kurulu kararları dahil kim ne sorarsa söylüyorlar. O ay ne kadar para toplandı, nereye harcandı, kuruşu kuruşuna hesabını veriyorlar. Şeffaflığı bir gelenek olarak benimsemişler. Türkiye’de başka kaç tane böyle sendika var merak ediyorum. Varsa söylesinler. Amacı da belli. Çok da net. Gizli gündemi yok. Hoş sendikanın ne gibi bir gizli gündemi olabilir o da ayrı mesele. Ne olacak işte işçinin, çalışanın hakkını savunur.

Şunu düşünmek gerekiyor aslında. Bu zamana kadar bu sektörde kurulan sendikaların neden 700 tane üyeyi bir yıl içinde bir araya toplayamadığı? 700 tane oyuncuyu bir araya toplamak çok zor bir şeydir.

Ses 1’in yaptığı grev kırılmıştı hatırlarsan. Kimi arkadaşlar fiyat kırıp seslendirme yaptı. “Sizin dayanacak durumunuz var bizim yok” diyerek. Olur mu kardeşim ya! O günden sonra da dublaj sektörü bir daha eski durumuna asla kavuşamadı.

Bağımsız Sinema’nın şöyle bir sıkışmışlığı var. Üretim var ama ürünü topluma ulaştıracak kanallar yaratılamıyor… Elit bir kesime sıkışmışlık hissi oluşuyor dışarıdan bakanda. Sen ben bizim oğlan durumu var gibi algılanıyor yani. Siz yıllardan beri bu sektörde çalışıyorsunuz. Burada bir çaresizlik, sıkışmışlık mı görüyorsunuz bakınca?

Ben örgütsüzlük görüyorum. Bağımsız sinemaya gönül vermiş insanların bir araya gelmesi gerekiyor. Bunu olanakları da var. Sayayım sana. Bugün Oyuncular Sendikası’nın Van’da temsilcisi var, İzmir’de temsilcisi var, Ankara’da temsilcisi var. Biz o temsilciler aracılığıyla Van’a paketler gönderiyoruz. Köylere, evlere kadar. Oyuncular Sendikası, kişiler vasıtasıyla bunu yapıyor.

Bugün her şehirde iyi kötü sinema var. Sinema salonu olduğu gibi üniversite var. Her üniversitede bir sinema kulübü var. Sinema salonu var. Bizler bu insanlarla temasa geçerek filmlerimizi oralara taşıyabiliriz. Artık bugün sinema ille de makara ile oynatılmıyor. Dijital olarak da oynatılabiliyor. Küçücük sinema salonları var film izletilebilen. Mesela bir örnek vereyim. Bazı sinema salonlarının seansları boş geçiyor. Sen adama “al abi şu filmi oynat ben para istemiyorum” diyorsun. Ya da “bilet 2 lira 1 lirası benim 1 lirası senin. Bağımsız film yaptım.” Boş salon. Öneren oldu mu hiç mesela? Yapan elbet var ama Türkiye genelinde bunda eksiğimiz var. Her yerden bağımsız sinemaya gönül vermiş insanlarla iletişime geçip, yerel sinema salonlarından gösterimler organize edilmelidir. Barkovizyonla fuayede oynatılabilir mesela.

Tersaneler var mesela İstanbul’da. Çek filmini, al perdeni, 3-4 tane kolonunu, kur fabrikanın çıkışına. Oynat. Maliyete bak. Bir tane barkovizyon aleti, bir perde, 3-4 tane ses kalitesi fena olmayan kolon. Götür işçilere oynat. Sınıf bilinci diyorsan götür gecekondularda oynat. Bu yapıldı Türkiye’de hem de ’80 öncesinde. O zaman makineyle ve makinisti ile birlikte gidiliyordu hem de. Gecekondularda duvara yansıtarak film oynatıyorlardı. Demirden perdeler yapılmış kamplar biliyorum ben. Karayolları kampının sinema perdesi demirdendi mesela. Urla’da durur. İşçiler gelir film izlerlerdi. ’80 sonrası bir takım komedi filmler izlenmeye başladı. Ama öncesinde bayağı sınıflar filmler izlediğimiz oluyordu. Hatırlıyorum ben.

Bunu bugün de yapmak için hiçbir engel olmadığını düşünüyorum ben. Sınıf için yapılan film ile sınıf arasında bağlantı koptuysa bunun sorumlusu sınıf değildir. Bu o sinemayı yapan insanların örgütsüzlüğünün sonucudur. Bir dijital alet, bir beyaz perdeyle Türkiye’yi dolaşırsın be!

Peki, bu ülkenin nasıl bir sinemaya ihtiyacı var sence?

Sinema Batı’dan geldi bize. Ve Türkiye’ye uyduruldu. Zaten her şeyimiz böyle ve durumumuz da ortada.

Eskiden devlet yöneticilerinin Antik Yunan’da tiyatroyu kullandıkları gibi kullanılıyor bizde sinema ve televizyon. Antik tiyatro “Kralına karşı çıkma, kaderine razı ol” gibi öğretiler üzerine kuruluydu. İnsanlara “kaderine karşı geldi ve nasıl mahvoldu gör bak” diyordu. Böyle öğretilerle doludur o oyunlar. “Kaderine karşı çıkma. Ne yaşayacaksan onu yaşarsın.” Şimdi sinemayı böyle kullanıyorlar. Bir farkla; insanlara bir şey söylemek için değil, insanlara bir şeyler söylemek isteyen insanlar karşısında insanların kafalarını bulandırmak için.

Ama sinema herkese açık netice itibariyle. Sana açık bana kapalı değil ki. Kapitalizm para üzerine kurulu bir sistem olduğu için halkın gülme ya da ağlama ihtiyacını sömüren filmler istiyor. Oysa bizim güldürmek ya da ağlatmak derdinde olan filmlere değil, söyleyecek sözü olan filmlere ihtiyacımız var.

Yoruma kapalı.