Publisher Theme
Art is not a luxury, but a necessity.

Tepenin ve sinema “sanatı”nın önü, arkası

0 254

Kısır bir yaşam. Kısırlaştırılmış. Sınırlı bir yaşam. Sınırlandırılmış. Küçük çıkarlar peşinde giden bir yaşam. Çıkarları peşinde gitmenin tek “erdem” haline getirildiği bir dünyanın sıradan insanları ve sıkıcı yaşantıları!.. Herkesin kendi küçük dünyasına kapandığı, tüm hayatını da o dünyadaki küçük çıkarlarıyla kapladığı bir “vahşet ortamı”…
Çıkarlar… hep var. Bireyi ve sömürüyü parıldatan bir sistem varsa, daha da çok, daha da yoğun olarak var. Ve haliyle çıkarlar çatışması ve çıkarlar savaşı da var… Ve davar; davarlarını besleme, koruma, büyütme, etinden, sütünden, yününden yararlanma mücadelesi de var. Ve tüm bunlara paralel ilerleyen daha kanlı savaşlar… Bunların ortalığa yaydığı kir. Küçük çıkarların küçük insanlarının dayanılmaz kiri… Küçükler böyle de, büyükleri ne? Daha fazla kir. Daha fazla davar, daha büyük sürü. Küçüklerinki, daha büyük ortamlarda, yukarılarda olan bitenlerin minicik bir göstergesi. İyi gösterilmişse de, diğerlerinin özü, özeti. Yeniden cisimleşmiş, külçelenmiş, pıhtılaşmış hali…
Bu insanlardan, bu kirden, sınırlardan, sıradan olandan, davarlardan, onlarla yaşayan, onları yayan insanlardan nefret edenler de var. Nefret edip – hayat bu – depresyona girenler. Nefret edip –hayat bu – çıkar ortaklığına gidenler! Nefret edip – sanat bu – filmini çekenler…
Nefret edip ve nefretle yetinmeyip – hayat ve sanat bu – gerçek anlamda mücadele edenler ve onun estetiğini geliştirmeye çalışanlar ise pek yok…
Bu kirlilikle, bu çıkarlarla, sınırlarla yaşayıp didişenler, eğlenenler, evlenenler, aldatanlar, ezenler, ezilenler vb. de var. Sınırların dışında, içinde, öbür ya da “öteki” tarafında, nerede olursa olsun en nihayetinde kendi sınırlarıyla yaşayanlar da var.
Savaşlar. Sınırı belirleyen tepelerin öbür tarafında da olabilirler, bu tarafında da. Güneydoğu’da da olabilirler, Kıbrıs’ta da, Roboski’de de olabilirler, karakolda da, kızılderili de olabilirler, karaderili de, kaçakçı da, yörük de; açılabilecek çok kapı, çok pencere var.
Hayali düşmanlar, gerçek düşmanlar, yolunu/hedefini şaşıranlar, akan kanlar, kurbanlar ve nihayetinde ölüp giden gerçek canlar, kat kat katlananlar…
Alegori, çok katmanlılık, yan anlamlılık, çoğul okuma, çağrışımsal güç vb. anlamında elverişli bir zemin var zaten. Edebiyatta da var, sinemada da. Müzikte olmaz mı, en kralı, en soyutu var. Resim, heykel, drama, uzatmayalım daha fazla!..
Bizim tarafta bir de “yapısal” bir sorun var. Bazen ilgiyle takip etsem de, sinemayı “köpük sanatı” olarak görmekten kurtulamıyorum bir şekilde. Görüntülerle öykü anlatımı, fazla basit ya da kolaycı geliyor çoğu durumda. Yapay da. Çekim, kurgu, oyunculuk, sahne tasarımı, müzik ve efektlerle yaratılan etki, mekan vb. derken bir bütün olarak ve kestirmeden “köpüğe” ulaşıyorum. Hani ustalar, has öykü anlatıcıları, kendi anlatım dilini geliştirenler, derin kişilik yorumlarıyla sade öyküler çıkarabilenler, mücadelenin estetiğine yönelenler vb. başka yerlere çekiyor çoğu zaman, ancak üç, beş film üst üste izleyince yine aynı duygu. (Son filmin ortalam bir buçuk saatlik süresince sabrediyor, ardından edebiyata ve müziğe “kaçıyor”, kurtuluyorum!)
Tepenin Ardı da, ya fazla “köpürtüldüğü” için ya da üç, beş film izleyip üstüne “anti-sinemist tribe girdiğim” bir döneme denk geldiği için, bu alanda ve bu topraklarda açtığı onca kapı ve pencereye rağmen, biraz uzak geldi bana.
“Taşra insanı”ndan nefret ederek, “taşra filmi” çekmek çok kolay bir iş değil tabii ki. Bunun üstesinden iyi gelmiş Emin Alper.
Hırs, kin, intikam, hınç, koyu nefret, korkular, sancılar, sanrılar, sinsilik, içten pazarlılık … Küçük çıkarların karakterlerini deşmek için, ötesinde onlara dışarıdan, tepelerin başka başka taraflarından da bakıp soğukkanlı değerlendirmek için “elverişli” duygular. Filmi izlerken ve sonrasında üzerinde düşünürken hep aklımdan geçti.
Travma ve halüsinasyonla, üstüne biraz da absürdite ve müzik gibi “dış efekt”ler eklenince, “öteki”ne gidiş ya da ötekileştirme, daha bir kestirme, daha bir kolay olmuş sanki. Bu da aklıma geliverdi!
Uzun otlar – tüm “sanat filmleri”ndeki gibi – bir sağa, bir sola eğilirken, çağrışım yüklü dereler şırıl şırıl akıp giderken biraz Tarkovski; cıbıl kayaların dibinde sıcaklığı ve gerilimi hissettiren sahneler peş peşe dizilirken Sergio Leone vb. de gelmez mi akla, geldi tabii ki. Etkileşimdir, iyidir, hoştur; “uzmanlar”ın dediklerine göre Carlos Saura’nın Av’ı falan da varmış, hepsi sefa geldi, hoş geldi.
Çıkarlar ve ezilenler dünyasında “ezik Mehmet” karakteri ve gizli gizli aldığı intikamları; “suskun Süleyman” karakteri ve onun da yarı gizli intikamları – hak arayışı, tiksinti ve özdeşleşme – acı ve iyi geldi! Zafer adlı kahramanımızın, “adı konulmayan savaşlar”dan edindiği belli olan sancıları ve sanrılarıyla gelişen ve fakat hafif hafif absürtleşen dünyası, estetik zorlamaların peşinde biraz “yalan” geldi. (Kalın kalın, kıllı kıllı Ergegler Dünyası’nın diğer kahramanları, baba-oğul-torun üçlemesi, hoş ama boş geldi.) Gerçi, üst gerçekçiliğin adım adım tırmanışı, hafiften Brecht’in arkasına gizlenen epik anlayışı, açmaz mı hep başka türlü kapıları? Eleştirmenin kafası karışıverdi, karıştırman haline geldi!.. Böylece – pek yeri değil ama – Cemal Süreya bile geliverdi.
Edebiyat/sinema ilişkisi zaten deryalar gibi bir konu değil mi? Emin Alper’in taşra öykücüğünün/ anlatıcılığının arkasında da – kendi yaşadıkları bir yana ve söyleşilerinden okuduğum kadarıyla – William Faulkner (Yoknapatawha) ve Yaşar Kemal (Adana) varmış galiba. Bana nedense daha çok Cemil Kavukçu ve İç Anadolu geldi. Hangisi olursa olsun, o öykülerin, has edebiyatın gücü ve etkisi varken, sinema bana yine yavan geldi. (Bu söylenenler de, okuyucuya – tabii izlemek ya da “göz atmak” yerine okuyorsa hâlâ – sanırım “tekrar” geldi).
Abartılı bir final de konmuş, tam olmuş. Zaten “entelektüel camiamız”da abartılmış bir film, bir bütün olarak sinema sanatının abartılmasıyla yan yana… Çekemezlik mi, gerçeklik mi; en esaslı film bile has edebiyat eserinin yanında cılız kalıyor sanki! (*) Bakın, aklımıza yine aynı şey geldi!
Karşılaştırmalı mı? İlla karşılaştırmalı mı yani? Karıştırmalı mı? Hayır, sek alalım! Tek alalım. Hepsi kendi içinde bir bütün, kendi içinde anlamlı, kendi içinde (de) değerlendirilmeli vb.…yine de hoş olan, zorlu olan, etkili/vurucu ve olan bir başkası. (Ve tabii ki sinema dediğimiz, bir yandan da günümüzün görece yaygın ve de popüler bir sanatsal ifade ortamı/olanağı. Diğerlerinin etkisi azalırken, günümüzün gözde sanatı, sanatsal anlatım biçimi haline geldi. Bir buçuk saatte, pek yorulmadan “roman okur gibi olmak” isteyenlere, görüntü dünyasına yatkın olan kalabalıklara belli bir etkide bulunmak için, ötesinde bu etkiyle algıları, bilgileri, heyecanları, duyguları geliştirmek, dönüştürmek için de bir fırsat tabii ki.)
Peki hiç edebiyata bulaşmadan, sinemanın kendi içinde, diğer dönem yapıtlarıyla karşılaştırmalı mı? Karışmamalı mı? Yok, yok, her eseri kendi içinde… değil mi ama? Karşılaştırmalar başlayınca, edebiyat sinema ilişkisinde olduğu gibi, yakın dönem filmlerini kendi aralarında karşılaştırmanın problemleri de başlıyor eninde sonunda. Ama insan aklı böyle işliyor, ne kadar sınırlarsanız sınırlayın karşılaştırıyor sonunda.
Sinematografik zenginliğini, kurgusal üstünlüğünü, oyunculuktaki başarısını, süsünü, şusunu busunu bilmem, daha doğrusu o tarafıyla pek ilgilenmem; “Babamın Sesi”ni daha çok sevdim mesela, daha hakiki, daha sahici geldi.
Sanırım sorun, gerçek, sahici, hakiki, samimi, has hikaye arayışında. İroni, kinizm, Dostoyevski/Kafka karanlığı, karakterlerin bataklığı (ya da tam tersi istikamette, Orhan Kemal/Yaşar Kemal aydınlığı, karakterlerin canlılığı) vb. bulaşsa da, özgün ve etkileyici hikayeler lazım bize. O yüzden, pek çok yönden daha “zayıf” olsalar da, bazı filmler daha “anlamlı” geliyor galiba!..
Neticede Babamın Sesi’ni, Gözetleme Kulesi’ni, Tepenin Ardı’nı üst üste izlemiş olduk, sinemayla ilişkimiz yine uzak geldi… Yine de abartıya kaçmayan, tumturaklı olmaya uğraşmayan, duru ama esaslı öyküler anlatmanın önemi aklımıza bir kez daha geldi.
Hıza, koşturmacaya, Hollywood estetiğine alışmış, algıları bu şekilde oluş(turul)muş ya da “eğitilmiş” insanların “sıkıcılık eşiği” de bir hayli düşük haliyle. Her üç filmde de eşiğe meydan okunması iyi geldi.
Gele gele, işte bitti. E zaten bu yazı da Perşembe günü gelmesi gerekirken, Cuma geldi!..
***
(*) Çok mu abartıyoruz has edebiyatı? Buyrun o zaman (“yoksulluk edebiyatı”, karanlığı, aydınlığı, ifadesi, imgesi ve her tür “görüntü”sü de içinde):
“Ve işte şimdi burada, teker teker her binanın bir ağız gibi açılmış kapısından dışkı kokularının fışkırdığı yerde Vergilius, havaya kaldırılmış tahtırevanda taşındığı ve bu yüzden de yoksulluk kokan odaların içine bakabildiği, bakmak zorunda kaldığı, harap konutlardan oluşma bir kanaldan geçerken, kadınların öfkeyle ve anlamsızca suratlarına fırlattıkları lanetlere hedef olurken, hiçbir yerde eksik olmayan, paçavralar üstüne yatırılmış hastalıklı bebeklerin acınası ağlamalarına hedef olurken, çatlak duvarlara tutturulmuş, çamdan yapılma meşalelerin dumanlarına, ocaklardan ve o ocaklara ait demir tavalardan yükselen ağırlaşmış yağ kokularının buharına hedef olurken, her yerde, kapkara deliklerden farksız inlerde çömelmiş, neredeyse çıplak yaşlıların dehşetengiz görüntülerine hedef olurken, evet, işte tam da burada Vergilius, bir çaresizlik duygusunun kurbanı olmaya da başlamıştı, ve yine tam burada, haşarat dolu mağaraların arasında, düşünülebilecek en uç noktadaki bakımsızlığın ve en sefil çürümüşlüğün karşısında, habis sancılarla gelen doğumun ve habis bir gebermeye dönüşen ölümün gerçekleştiği, hayatın giriş ve çıkışlarının en yakın akrabalıkta birleştiği, zaman ötesi kötülüğün gölgelerle kaplı rüyalar âleminde birinin öteki kadar karanlık bir sezgi niteliğini taşıdığı, birinin öteki kadar herhangi bir isimden yoksun olduğu yerde, burada, bu en isimsiz gecenin ve ahlaksızlığın âleminde Vergilius, ilk defa yüzünü örtmek zorunda kaldı, Sefalet Sokağı’nın merdivenlerinde basamak basamak taşınırken, gönüllü bir körlüğe geçebilmek için, ve kadınların en yakası açılmadık küfürlerden farksız kahkahaları arasında, yüzünü örtmek zorunda kaldı –
-: ‘Seni tahtırevanlı seni!’, ‘Bizden daha üstün sanıyor kendini!’, ‘Tahta tünemiş altın torbası!’, ‘Paran olmasaydı da koşmak zorunda kalsaydın, o zaman görürdüm seni!’, ‘Bu tahtırevanla çalışmaya gidiyordur herhalde!’, diye haykırıyorlardı kadınlar –
-: anlamsızdı üzerine yağan küfür sağanağı, anlamsızdı, anlamsızdı, anlamsızdı, ama yine de haklıydı, yine de uyarıydı, yine de hakikatti, hakikat noktasında yoğunlaşmış çıldırmaydı, ve her aşağılama, Vergilius’un ruhundaki büyüklenmenin bir parçasını daha koparıp almaktaydı, ta ki ruhu çıplak kalana kadar; bebekler kadar çıplak, paçavraların üstündeki yaşlılar kadar çıplak, karanlık karşısında çıplak, suçluluk karşısında çıplak, hatıraları kaybetmişlik karşısında çıplak; içinde artık hiçbir şeyin ayırt edilemediği bir çıplaklık tufanı”
(Hermann Broch, “Vergilius’un Ölümü”, s. 32-33, çeviren: Ahmet Cemal, İthaki, Ekim 2012)
soL

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.