Publisher Theme
Art is not a luxury, but a necessity.

Cüneyt Arkın’dan Türk Sinemasında Oyun ve Oyunculuk

51

Günlük konuşmalarımızda garip bir canlılık, geniş açıklayıcı, çoğu kere iç dünyamızın sızıntıları o lan bir takım seslerin belirli düzeni vardır. Kelimeler, cümleler arasında duru, o ölü zaman ardından / ki bu ölü zaman beynimizin en çılgın anıdır, saniyenin küçük parçaları içinde bile, binlerce hayal ve anı dizisi, düşünce, istek ve pişmanlıklarla dolup taşar.  Yeniden büyük yaşam amacımızın yükünü taşıyan, büyün hayatımızı sığdırdığımız kelimelerle konuşmamızı sürdürürüz.  Bir “Saat kaç” cümlesiyle “seviyorum, nefret ediyorum , sıkılıyorum ,mutluyum, istemiyorum” vs. binlerce anlamı da söyleyebiliriz.

Türk sinemasında belirli bir anlam söylemekten çok. kelimeyi söylemek, hatta hikâyede payına düşen sözlerden bir an önce kurtulmak ister gibi, anlam ağız boşluğundan yuvarlayıvermek alışkanlığı var. Bu alış­kanlığın nedeni şunlar olsa gerek :

a) Zaman azlığı yada işe önem vermemek yüzünden o sözlere alışma fırsatım bulamamak ve oynarken sufle alamama korkusunu duymak.

b) Dublaja çok fazla güvenme sonucu, her kusurun orada halledileceğine inanmak. Gerçekten bu seslendirme işi sinemamızda her kusuru örtebilecek ve cansız yüzlerce can, seslere güç ve etkili anlam verebilecek durumdadır. Nice oyunlar, nice hareketler o boğucu odada büyültülmekte, güzelleştirilmekte ve kusurlar örtülmektedir.

c) Hikâyenin bütününü ve yorumlanacak tipin bu bütündeki yerini bilmemek. Bunlara bağlı olarak o insanın olaylar içindeki ruh durumunun sözlere ne etki edeceğini çıkaramamak olsa gerek. Hareket başlı başına bir etkidir. Bu yüzden konu­şan bir yüz ne denli ters anlamlı olursa olsun, az önce de söylediğim gibi seslendirmenin kelimelere ilkel de olsa anlam vermesiyle kusurlar örtülmektedir. Onu dinleyen bir yüz için aynı şey olmayacaktır. O dinlerken öyle güç durum dadır ki, hareketsizliğin verdiği olumsuzlu­ğu, yüzünde apaçık meydandadır. Eğer bu yüz anlam yerine kelime dinliyorsa, kadr içinde konuşan insandan fazla ilgiyi çekecektir. Fakat bu ilgi tamamen ters yöndedir. Seyirci onu yadırgıyacak belki olaya olan inancı azalacak, etkiden çıkacaktır. Diyeceğim oyuncu konuş­mak kadar, ondan daha çok dinlemesini bilmesi gerekmektedir.  Kendi yaşamamızda da dinlemek birkaç türlüdür. Dinlerken düşünür, dinlerken yaşar, dinlerken hayalleriz. Dinlerken konuşuruz bile. Dinleyen oyuncu da sessizliği içinde konuşacak, duyduğu sözleri pekiştirecek, inandığım , ya da inanmadığını belirtecek, giderek kendinin ve seyircinin duyduğu sözlerin anlamım genişletecek, yeni düşünceler olanağı açacak, önceki dozları seyirciye hatırlatacak, olacakları belli belirsiz sezdirecektir.

Dinliyen yüzde her an hikâyenin bütününü yaşayacaktır seyirci. Belki sinemada en güç öğrenilen şey dinlemektir. Dinlemesini bilmekle haşlar oyunculuk. Sinemamızda oyunculuğu zekâsıyla yaratan lar, içgüdüsüyle bulanlar, deneyleriyle saptayanlar var. Bunlar biliyorlar dinlemesini. Geriye kalanlar sufle bekleyen kulaklar gibi açılmış, katı, endişeli yüzler, dudak kalabalığı ile kelimeleri çıkaran ağızlar…

Cüneyt Arkın
Sinema Dergisi 1965 Sayı: 8

Yoruma kapalı.